Bugün Türkiye’de hâlâ patronun çalışana saksı fırlattığını duyuyoruz. Bu sadece öfke kontrolü meselesi değil; aslında sistemin hastalığı. Çünkü bizde unvan çok, liyakat yok. Gastronomide de tablo aynı.
Eline tava alan kendini aşçı, iki tabak süsleyen şef zannediyor. Sosyal medyada paylaştığı birkaç fotoğrafla, yıllarını mutfağa vermiş ustaların önüne geçmeye kalkıyor. Oysa gastronomi; sadece yemek pişirmek değil, kültür, disiplin, tarih ve alın teridir.
Okullardan çıkan gençlere bakın: diploma var ama mutfakta bir gün bile sabahlamamış. “Şefim” diye dolaşıyor. Halbuki şeflik, ocağın sıcağında yanarak, aynı tabağı defalarca deneyerek öğrenilir. Tıpkı bir astronomun teleskopa bakmadan gökyüzünü anlamaya çalışması gibi… Bilgi var ama pratik yok.

En büyük sorun bu: Gerçek emeğin değersizleşmesi. Ustaların yıllarca sabırla inşa ettiği mutfak kültürü, bir “şef” etiketiyle karikatürize ediliyor. Michelin yıldızı peşinde koşanların çoğu, kendi köyünün çorbasını bilmiyor. Çünkü isim var, marka var ama ruh yok.
Gastronomiyi ileri taşıyacak olan; tabela şefleri değil, alın terini tabağa koyanlardır. Mutfağını bir vitrin değil, bir kimlik görenlerdir.
Unutmayalım: Gastronomi sahne değil, alın teridir.

YORUMLAR