İlk insan aç uyandı.
Geceden kalma bir korku vardı gözlerinde. Henüz dil yoktu, ama açlığın dili vardı. Her canlı bilirdi onu. Karnı acıkan bir çocuk gibi ağlayan doğanın ortasında yürümeye başladı. Elinde taş yok, zihninde fikir yoktu. Ama içinden bir ses bağırıyordu: “Ya bulursun ya ölürsün.”
Ve o sabah, bir meyve dalından düştü.
Bir hayvan iz bıraktı toprakta.
Bir kadın, çakıl taşlarını birbirine sürterek ateşi uyandırdı.
Ve insan, ilk defa o sabah doydu.
*
Ama mesele karın değilmiş, yıllar geçtikçe anladık.
İnsan, ateşi bulduğunda sadece yemeği pişirmedi.
Kendini pişirmeye başladı.
*
Bir çorbanın buharında dostluk kaynadı.
Bir ekmeğin kırıntısında inanç doğdu.
Bir etin kokusunda toprakla bağ kurduk.
Ve sofralar kuruldu, yemek bir törendi artık.
Yalnız değildik. Birlikte yiyorduk, birlikte yaşıyorduk.
Ateşin önünde toplanan insanlar, ilk kez insan olmuştu belki de.
*
Ama sonra…
Yolun başı ayrıldı.
*
Birileri yemeği unuttu, gösteriyi hatırladı.
Tabak küçüldü, hesap büyüdü.
Yemekler altınla kaplandı, ama gönüller tenekeyle doldu.
Sofralar ekranlara dönüştü.
Paylaşmak yerine paylaşım yaptık.
Sakince doymak yerine hızla tükettik.
Ve o ilk insanın gözünden düşen yaş, belki bugün bizim gözümüzde damlıyor.
*
Çünkü biz şimdi aç değiliz ama yorgunuz.
Tok değiliz ama şişkiniz.
Sofralar geniş, ama kimse kimseyi görmüyor.
*
Peki ya yarın?
*
Yarın belki sadece üç kapsülle besleneceğiz.
Ekmek olmayacak.
Duman olmayacak.
O mis gibi kavrulmuş soğan kokusu olmayacak.
Ama belki çocuklarımız bir gün tarih kitabında şu satırı okuyacak:
*
“İnsan bir zamanlar ateşin başında toplanır, birlikte yer, birlikte susar, birlikte gülerdi…”
*
Ve belki o an, bir tanesi iç geçirerek fısıldayacak:
“Keşke o sofralara bir kere oturabilseydim.”


YORUMLAR