Yazan: Erdal Lingo
Bazı insanlar doğdukları toprağı yanlarında taşır…
Adıyamanlı Şükrü Kurkut da onlardan biri.
Bir gün memleketinden çıktı, elinde bıçağı, yüreğinde ocağının ateşiyle İstanbul’a geldi.
Sultangazi’nin kalbinde bir lokanta açtı.
Ne tabela onun için önemliydi, ne de süs.
Onun için önemli olan, o ateşin hiç sönmemesiydi.
Yıllar geçti…
Şükrü Usta’nın kebabı dillere dolandı, lahmacunu komşuya haber oldu, döneriyle insanlar tanıştı.
Ama o yine aynıydı:
Sabah erken gelir, ocağını yakar, her şişe elinin emeğini, her pideye kalbinin sıcaklığını koyardı.
“Lezzet dediğin şey,” derdi, “sadece etin pişmesi değil, insanın pişmesidir.”
Bugün onun lokantasına giren biri, Adıyaman’a uğramadan da o toprağın kokusunu duyar.
Her çiğköfte yoğurduğunda, memleketinden bir parça taşır o yoğurma kabına.
Televizyon programına çıktığında da süslü sözler söylemez, sadece gerçeği anlatır:
“Benim mutfağımda gösteri yok, sadece alın teri var.”
Şükrü Kurkut’un hikayesi, bir kebap ustasının değil; bir memleket insanının hikayesidir.
Adıyaman’ın sıcaklığıyla yoğrulmuş, İstanbul’un emeğiyle harmanlanmış bir hayat.
Ve o hayatın her tabakla birlikte insanlara geçen bir lezzeti var.
Gerçek ustalar sessizdir.
Ateşiyle konuşur, emeğiyle anlatır, gönülden pişirir.
Şükrü Usta da onlardan biri.
Ne reklama, ne alkışa ihtiyaç duyar çünkü onun alkışı, müşterinin yüzündeki



YORUMLAR