Türkiye zor bir dönemden geçiyor. Birçok sektörde işler yavaşladı. İnşaattan tekstile, perakendeden sanayiye kadar herkes aynı cümleyi kuruyor: “İşler eskisi gibi değil.”
Böyle zamanlarda elinde sermayesi olan birçok kişi aynı kararı veriyor: “Bir kafe açayım, bir restoran açayım, bir lokanta işletirim.”
İşte en büyük yanılgı da burada başlıyor.
Çünkü restoran işletmeciliği sadece masa koyup yemek satmak değildir. Bu meslek; bilgi, disiplin, ekip yönetimi, maliyet hesabı, hijyen, misafir memnuniyeti ve yılların tecrübesini ister. Ama ne yazık ki bugün işi bilmeyenler sektöre giriyor, işi bilenlere de çoğu zaman kulak vermiyor.
Sonuç ise değişmiyor. Büyük umutlarla açılan birçok işletme, beş ay ya da bir yıl geçmeden kepenk indiriyor. Geriye ise borçlar, hayal kırıklıkları ve boşa harcanan emek kalıyor.
Üstelik bu yıl sektörün yükü daha da ağırlaştı. Türkiye’nin birçok destinasyonunda fiyatların yükselmesi, yabancı turistlerin daha uygun maliyetli ülkelere yönelmesine neden oldu. Turist sayısından çok, harcama eğilimindeki değişim de restoranları etkiledi. Eskisi kadar rahat harcayan misafir profili azaldı; yerli tüketici ise artan hayat pahalılığı nedeniyle dışarıda yemek yemeyi daha dikkatli planlıyor.
Böyle bir tabloda restoran açmak cesaret değil, hazırlık işidir. Bu sektörde başarılı olmak için önce mutfağı, sonra işletmeciliği, en önemlisi de insana hizmet etmeyi öğrenmek gerekir.
Restorancılık, dışarıdan göründüğü kadar kolay değildir. Bu meslek, sabahın ilk ışığında başlayıp gecenin son müşterisi uğurlanana kadar devam eden bir yaşam biçimidir.
Bu yüzden restoran açmadan önce şu soruyu sormak gerekir: “Ben gerçekten bu işi biliyor muyum, yoksa sadece kolay göründüğü için mi bu sektöre giriyorum?”
Çünkü bu meslek, hevesi değil; bilgiyi, sabrı ve emeği ödüllendirir.

YORUMLAR